KETEBE Hat Sanatı, Ünlü Hattatlar, Hat Sanatkârları ve Eserleri
KETEBE Hat Sanatı, Ünlü Hattatlar, Hat Sanatkârları ve Eserleri

محمد نظيف

Hattat
تاريخ الميلاد H. 1262
M. 1845-1846
تاريخ الوفاة H. 1331
M. 1913
محل الميلاد Romanya-Rusçuk
مكان الدفن İstanbul-Beşiktaş, Yahya Efendi Mezarlığı

الصور

نبذة عن الفنان

Kırım Tatarları’ndan Mustafa Efendi’nin oğlu olarak H. 1262/M. 1846 senesinde Rusçuk’ta dünyaya geldi. Rus ta’arruzları nedeniyle küçük yaşta iken ailesiyle birlikte önce Dobruca’ya ve oradan da İstanbul’a gitti. Ailesinin Bursa’da iskanı için ferman çıkınca, bir akrabasının delaletiyle kardeşi Âkif’le beraber Enderûn-ı Hümâyun’a alındı. Buradaki tahsili esnasında Hırka-i Sa’âdet Da’iresi imamlarından Hâfız Abdülahad Vahdetî Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını meşkederek, 16 yaşında iken icâzet aldı.

Daha sonra hocasının tavsiyesi üzerine Şefik Bey’e devam ettiyse de, vefatı nedeniyle ancak birkaç meşk alabildi. Eğitimini tamamladıktan sonra mekteb muallimliği ile çerağ edildi. 1867'de Mekteb-i Harbiye-i Şahane hattatlığına tayin edilen Abdülahad Vahdetî Efendi’nin tavsiyesiyle Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Matbaası’na girdi. Matba’ada basılan haritaların yazılarını yazdı. Eczalı kâğıt üzerine eczalı mürekkeble, coğrafi şekillere göre yazdığı yer adlarıyla bezeli taşbasma haritalarla kısa zamanda mümeyyizliğe kadar yükseldi. 

Yaz-kış ayağından çıkarmadığı çizmeleri nedeniyle “çizmeli hattat” ve elinden düşürmediği çantası nedeniyle “çantalı hattat” lakablarıyla anılan Nazif Bey, son zamanlarında göğsünden ve kalbinden sıkıntıya düşmüş ve nihayet inme nedeniyle H. 29 Rebi’ü’l-evvel 1331/M. 8 Mart 1913 tarihinde vefât etti. Yahyâ Efendi Türbesi hazîresine defnedilmişse de, namına taş dikilmemiştir.  

أعماله

الأساتذة

Hâfız Vahdetî
الأقلام الستة
H. 1278 / M. 1861-1862
سامي أفندي
النستعليق
H. 1324-1325 / M. 1907

التلامذة

حامد الآمدي
خط
Mustafa İhsân Bey
الثلث الجلي
محمد فهمي أفندي
الثلث الجلي

Ketebe.org İsmail Orman

Hutut-ı mütenevvi’ada, bi’l-hassa sülüs ve celîsi ile nesihte üstâd mertebesinde, ayrıca mühür ve kartvizit tersiminde de fevkalade mahir olduğu konunun mütehassısları tarafından beyan edilmektedir. Ayrıca deve derisinden Karagöz takımı yapmakta olduğu da Reisülhattatîn Kâmil Akdik’in beyanatındandır. Hüseyin Hâşim Bey’in Osmânlı Ressamlar Cem’iyeti Gazetesi’ne yazdığı makaledeki şu satırlar Türk hat san‘atındaki mevki’-i al ü lalini ıspata kafidir: Sâmî Efendi’den sonra zemanın en büyük üstâdı, mümeyyiz Hacı Nazîf Bey’dir. Hutut-ı mütenevvi’anın kaffesinde mâhir, dekayık-ı hatta tamamile vâkıfdır. Celî yazıları tek kurşun kalemle çizüb içini doldurmakda olması, hüsn-i hatta pek ileri gittiğine büyük bir delildir. 

Nitekim Necmeddîn Okyay da, “Sülüs ve nesihlerinde o kadar güzel bir şive vardır ki, bunların içinde büyük hattatların hepsinin zevki gizlidir.” diyerek hüsn-i hattaki hakkını teslim etmiştir. Nazif Bey’in böylesi bir kudrete sahip olmasını hasletindeki fevkalade kabiliyetin yanında, işine ciddiyetle sarılmasına bağlayabileceğimiz gibi, üstad-ı muhterem Sami Efendi’nin de büyük bir katkısı bulunmaktadır.

1880’li yıllarda Hasan Rızâ Efendi’nin tavassutuyla tanışmış olduğu Sâmi Efendi’den ta’lik, divanî, celî divanî meşkederek, tuğra çekmesini öğrenen Nazif Bey, müstesna kabiliyeti ile kısa zamanda hocasının gözdesi olmuştu. Zira Nazif Bey, “Allah, Nazîf’i yazı yazmak için yaratmış!” sözleriyle kendisini taltif eden Sâmî Efendi’nin hakkını, “Ben ona mülâki olduktan sonra esrâr-ı hatta vukuf peydâ ettim” diyerek teslim etmiştir. 

Öte yandan hoca ile çırak arasında meşk ile başlayan dostluk, Çarşambalı Ârif Bey’in 1892 senesinde vefatıyla farklı bir şekil almıştı. Kadim dostunun kaybıyla sarsılan Sami Efendi’nin “Allah Ârif’i aldı, yerine Nazif’i verdi” diyerek, teselli aradığı Nazif Bey vefatına kadar hocasına sadık bir çırak ve dost olarak kaldı. 

San‘at yaşamının hemen her döneminde tekâmülünü ortaya koymayı başarabilmiş nadir hattatlardan biri olan Nazif Bey, bilhassa sülüs celisinde fevkalade kudretli bir ele sahip idi. Mustafa Rakım Efendi’nin izinden ilerlediği celi kalemini, sülüsün büyüğü olarak telakki ettiğinden celilerini küçülterek uyguladığı sülüs şivesinde aynı ayarda başarı gösterememiştir. Bununla beraber yadigar bırakmış olduğu elvah-ı nefise, Osmanlı hat sanatının şaheserleri arasında yerlerini almıştır.

Melekesini yitimemek için eline geçen “bakkal kağıdı” denen adi kağıdlara ve hatta mukavvaya dahi karalama yapan Nazif Bey’in, kolunun kuvvetini yitirmemesi için sık sık balta ile odun kırdığı dahi menkuldür. Bu meşklerde öylesine ileri gitmişti ki, İsma‘il Zühdi Efendi, Mustafa Rakım Efendi ve Şevki Efendi gibi takdir ettiği hattatların yazılarını taklitte de fevkalade bir kudrete kavuşmuştu. 

Müzelerde ve hususi koleksiyonlarda sülüs ve nesih kıt‘aları ile kimi zerendûd olarak celî sülüs levhaları bulunan Nazif Bey’in Yakacık yolundaki H. 1311/M. 1893-1894 tarihli çeşme aynasına celî sülüsle yazmış olduğu “su âyeti” ile 1886’da vefat eden annesi Şerife Emetullah Hanım’ın Bursa Emîr Sultan Cami hazîresindeki H. 1303 tarihli kabir kitâbesi ve Sâmi Efendi’nin kızı Sa’adet Hanım’ın Fâtih Camii hazîresindeki mezartaşına yazdığı, lakin hocasına hürmeten ketebe koymadığı H. 1320/M. 1902 tarihli celî sülüs kitâbe san‘atının kudretine delildir.

Hırka-i Sa’adet’in sırma işlemeli muhafazalarındaki yazıları da yazmış olan üstâdın şimdilerde İstanbul Üniversitesi’nin Eczacılık Fakültesi’nin bulunduğu Müsâfirhâne-i Askerî’nin, aynı ibareyi havi celî sülüs kitâbesi ise günümüze intikal etmemiştir. 

Üstadın hatt-ı ta’like olan merakı, Sami Efendi ile tanışmasından sonra başlamıştır. Tahminen kırk yaşında olduğu eyyamda başlayan bu meşk, hocasının vefatına değin sürecek bir dostluğun da başlamasına vesile olmuş idi. Öte yandan icazet geleneğini bozmamak ve Sâmi Efendi’den kendisine emsalisiz bir yadigar kalması için, 1907 senesinde, genç şakirdan ile birlikte ta’lik icâzetnâmesi dahi almıştı.

Ancak hatt-ı ta’likte, diğer aklamda ibraz eylediği kudreti sergileyememiş olan Nazif Bey, Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi’yi takliden yazdığı yirmi dört kıt‘adan mürekkeb “Hilye-i Hâkanî” murakka’ında olduğu gibi, mukallidlikden öteye gidememiştir. Nitekim günümüze intikal etmiş asarı arasında Mir Ali ve İmad-ı Haseni’yi takliden yazdığı kıt ‘alar büyük bir yekün tutmaktadır. 

Yesarizade’nin izinden gittiği celî ta’likle Yıldız’daki saat kulesinin dört tarafındaki kitâbeler (H. 1308/1890-1891) ve Selimiye Kışlası’nın ıstabl-ı amiresine ait kitâbeyi kaleme almış olan Nazif Bey’in Yıldız’daki Orhaniye Kışlası’nın, Mekteb-i Harbiyye-i Şahane ta’amhânesinin ve Yıldız Sarayı’ndaki Silâhhâne Da’iresi’nin kitâbelerine ketebe koymamış olduğu menkuldür. 

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Boyu kısaya mâ’il, uzun sakallı, kırmızıca yüzlü, mavi gözlü, burnu yassıca idi. Çeşitli yazılarda, bi’l-hassa sülüs, nesih ve celîde  möhür ve kartvizit resminde üstâd, mütedeyyin ve mü’eddeb idi. Deve derisinden Karagöz takımı yapmakda fevk-alâde mâhir olduğunu Reisü’l-hattatîn Kâmil Akdik Efendi söylerdi. 

...

Hırkā-i Se’adet’in puşîdelerindeki yazılar da bu üstâd-ı muhteremindir. Erkân-ı Harbiyye Da’iresi Harita Şu’besi reisi Ferik Alî Şeref Paşa’ya celî hat ile yazdığı “Şerîfü’l-mekân bi’l-mekîn” levhâsını paşanın dâmadı Salâhaddîn Bey, bi’l-âhare bana hediyye etmişdi ki, celîdeki kudretinin burhân-ı bâhiridir.  

Vaktile askerlere mahsus müsâfirhâne, şimdilerde Dişci Mektebi olan Bayezid’deki binânın  kapusında taşa hâk’olunmuş, “Müsâfirhâne-i Askerî” yazılı kocaman bir celî bir levhâ vardı. Kaldırdılar, kimbilir nereye atdılar, yâhud kādr-şinâslık(!) gösterüb kaldırım taşı yapdılar. Oradan geçtikce dikkatle bakar, safâlanırdım.

Yukarılarda bahsetdiğim Hutût-ı Meşâhir Mecmu’ası’na yazı yazmasını recâ etdiğimde – bazı hattatîn-i garâbet-âyin gibi – nazlanmadan memnuniyetle yazmış ve birkaç üstâda da yazdırmışdı.